AnasayfaTARİHSEL SÜREÇTE SURİYEESAD HANEDANLIĞIİNSANİ DURUMSURİYE TÜRKİYE İLİŞKİLERİBÖLGESEL DENGELER

ESAD HANEDANLIĞI:

Bir Askerin İktidar Mücadelesi

Dış Politikada Dönüşüm

Ülke İçi Dizayn Çalışmaları

Dış Politikada Dönüşüm:

Filistin Sorununa Yaklaşımdaki Değişim

Lübnan Müdahalesi

Bölgesel Girişimler

SURİYE:

Anasayfa

Önsöz

Takdim

Misyonumuz

Teşekkür

Filistin Sorununa Yaklaşımdaki Değişim

Filistin, Suriye’deki yönetim açısından bir “dış sorun” olduğu kadar “iç politikayla” da yakından ilgili bir sorundu. Her şeyden önce, kendini Arap milliyetçiliğinin lideri olarak gören bir ülkenin, Arapların en önemli sorunu olan Filistin konusunda kayıtsız kalması veya onlar aleyhine bir tutum takınması hayal bile edilemez. Böylesine büyük bir iddianın yanı sıra, Suriye’nin Filistin konusundaki hassasiyetinin temelinde, Filistin’in “Büyük Suriye”nin gasp edilmiş bir parçası olarak görülmesinin ve Suriye’de yaşayan on binlerce Filistinli göçmenin oluşturduğu güçlü kamuoyunun rolü inkar edilemez. Yine Filistin sorununun, Suriye’nin bir iç meselesi haline gelmesinde, orduya sözünü geçiremeyen Salah Cedid’in, Suriye ordusuna karşı payanda olarak kullanmak üzere Filistinlilerden oluşturduğu “Saika” örgütünü kurması da en önemli adım oldu.
1970 yılı Filistin konusunda Suriye’nin politikaları açısından bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Esad ailesinin 1970’te iktidara gelmesiyle birlikte, Suriye dış politikasındaki değişiklik, doğal olarak en fazla Filistin sorunu konusunda hissedildi. Esad, birçok meselede olduğu gibi Filistin konusunda da geleneksel Baas anlayışının katı ilkesel politikalarını terk edip, pragmatik politikaları tercih etti. Yeni Şam yönetimi, 1967 savaşında kaybedilen Arap topraklarının durumu ile Filistinlilerin hakları konusunda siyasi çözüm öngören (ve aynı zamanda İsrail’i siyasi bir varlık olarak kabul eden) 242 sayılı BM kararını görüşmeler için temel olarak kabul ettiğini açıkladı. Bu açıklama, Suriye için büyük bir değişim olduğu kadar İsrail ve ABD için de aynı ölçüde şaşırtıcı bir gelişme idi.
Şam yönetiminin, Filistin sorunu konusundaki en önemli açmazı ise, bu sorunu kendi inisiyatifinde tutmak için kullandığı çelişkili yöntemlerdi. Esad liderliğindeki Şam hükümeti, İsrail karşısındaki direnişin en önemli unsurları olarak gördüğü Saika, Filistin Kurtuluş Ordusu (Palestine Liberation Army=PLA) ve Filistin Kurtuluş Örgütü (Palestine Liberation Organisation=PLO) gibi örgütleri kontrol altına almak ve kendi politik tercihleri yönünde kullanmak için, binlerce Filistinliyi tehlikeye atmaktan kaçınmadı. “Lübnan Müdahelesi” isimli bölümde üzerinde daha ayrıntılı olarak durulacak olan bu çelişkili politikalar, Filistin direnişini Suriye ulusal çıkarlarına hizmet ettiği ölçüde desteklenen bir pozisyona sürükledi.
Bununla birlikte, 1967 yılından sonra İsrail’e yönelik eylemlerini artıran Filistinli gerillaların yol açtığı gerginlik, Suriye, Mısır ve Ürdün gibi ülkelerin kaybettikleri toprakları geri alma istekleriyle birleşince 1972 yılında bölgedeki tırmanma had safhaya ulaşmıştı. Cemal Abdünnasır’ın ölümünden hemen önceki “1967 yenilgisini telafi etme arzusu” Suveyş Kanalı boyunca süren yıpratma savaşında Mısır ile Suriye ordularının SSCB tarafından silahlandırılmasıyla ciddi bir tırmanış seyrine girdi. Başta Sedat ve Esad olmak üzere İsrail saldırganlığından zarar görmüş olan bölge liderleri, kapsamlı bir saldırı ile kaybettikleri toprakları yeniden almak için 1970-73 arası yoğun bir askeri yığınak gerçekleştirdi.

Aslında, Mısır ve Suriye 1967 savaşından çok önemli bazı dersler çıkarmışlardı. Bu derslerden birincisi; İsrail’in kısıtlı insan kaynağı nedeniyle ve çok insan kaybı olan bir savaşa dayanamayacağı idi. İkincisi, çevresindeki ülkelerin tümüyle savaş halinde olduğu için korumak zorunda olduğu sınır uzunluğu çok fazlaydı. Bu nedenle birçok cephede aynı anda açılacak yoğun bir savaş, İsrail ordusunun gücünü böleceği için direncini kıracaktı. Üçüncüsü, İsrail’in ekonomik potansiyeli uzun sürecek bir savaşı kaldıramazdı. 21 Nisan 1973 tarihinde Arap ülkeleri Genelkurmay başkanlarının Kahire’de yaptıkları toplantıda çıkan bu kararlar doğrultusunda yeni savaşın stratejisi belirmişti: Savaş süpriz bir saldırı ile başlayacak ve mümkün olduğu kadar uzatılacaktı.
Mısır, 6 Ekim 1973’de Suveyş kanalının doğu yakasındaki İsrail güçlerine karşı ansızın saldırıya geçerken, Suriye ordusu da aynı anda Golan’da güçlü ve yoğun bir saldırı başlattı. Suudi Arabistan, Irak ve Ürdün savaşa doğrudan katılmamakla birlikte, müttefik Arap ordularının yanında savaşmaları için binlerce asker ve askeri teçhizat göndermişti. Bunun yanı sıra, çoğunluğunu petrol ihraç edenlerin oluşturduğu 10 Arap ülkesi (Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Bahreyn, Mısır, Irak, Kuveyt, Libya, Katar, Suudi Arabistan ve Suriye) 17 Ekim 1973 tarihinde Kuveyt’te yaptıkları zirvede, “İsrail işgal ettiği topraklardan çekilinceye ve Filistin halkının meşru haklarını iade edinceye kadar, Eylül 1973 sonu rakamları esas alınarak, 1 ekimden başlamak üzere, petrol üretiminin her ay yüzde 5 nisbetinde azaltılmasına” karar verdiler.
Ancak Arap ülkelerinin petrolü ilk defa bir silah olarak kullanma teşebbüsleri, fazla etkili olamadı. Zira, Amerikan yönetimi, petrol kullanımında kısıntıya gidilmesi ve İran ile Endonezya gibi müttefiklerinin petrol üretimlerini artırmasını isteyerek ambargonun olumsuz etkilerini hafifletmeye çalıştı. Bu nedenle Arap yaptırımı, Batı Avrupa ülkeleri dışında fazla bir etki göstermedi.
İlk saldırıda, Mısırlılar kanalı geçip bölgede denetim kuran Suriyeliler de Golan bölgesini geri almayı başardı. Ruslar’dan sağlanan silahlar 1967 zaferini kazanan İsrail hava kuvvetlerini etkisiz hale getirmiş ve yüzlerce İsrail uçağının tahrip edilmesini sağlamıştı. Ne var ki bunu izleyen birkaç gün içinde askeri durum değişti. İsrail güçleri kanalı geçerek Mısır güçlerinin Kahire ile bağlantısını kestiler. Golan cephesinde yaptıkları püskürtme harekatı ile Suriye ordusunu Şam’a kadar geri çekilmeye zorladılar. İsraillilerin ilk saldırı şokunu atlatıp, üç gün sonra başladığı karşıt saldırılar ve ardından gelen başarı da, kendi yeteneklerinden ziyade, ABD’nin savaşın başlamasından kısa süre sonra gönderdiği son model teçhizatın belirleyici etkisi olmuştur. Buna ilaveten savaş ilerledikçe, Mısır ve Suriye arasında açığa çıkan siyaset farklılıkları da karar alımını güçleştirmiş ve iki ülkenin farklı strateji uygulamasına neden olmuştu. Nihayet bu dengesizlik sonunda Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat, tüm sözlerine rağmen, savaşın ilerleyen günlerinde Suriyelilere danışmadan İsrail ile alelacele bir ateşkes imzaladı. Tek başına kalan Suriye de çok geçmeden aynı yolu izledi.

İki hafta süren savaş sonunda, 22 Ekim tarihinde BM Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen 338 sayılı kararla, ateşkes yürürlüğe girdi. Savaşta yenilmesine rağmen, barış görüşmelerinde Golan’ın bir kısmını geri alan Hafız Esad, aslında alabileceğinin en fazlasını almıştı. Amerikan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın Tel Aviv ile Şam arasında gerçekleştirdiği mekik diplomasisi sonunda, “toprak karşılığı barış” prensibi çerçevesinde 31 Mayıs 1974 Suriye-İsrail Barış Anlaşması imzalandı. Anlaşma, Suriye’ye 1967 savaşında kaybettiği stratejik Kuneitra bölgesini geri veriyor ve İsrail askerlerinin geriye çekilmelerini öngörüyordu.
Suriye’nin dış politikası, Ekim savaşından sonra radikalleşme beklentisinin aksine, savaş öncesi ılımlı seyrini izledi. Hafız Esad, hem Sovyetler Birliği ile ilişkilerini geliştirip büyük askeri yardımlar alırken, savaşta kaybettiği topraklarını geri alması konusunda bazı teminatlar vermesi nedeniyle Amerikan yönetimiyle ilişkilerini de Haziran 1974 tarihine kadar tamamen normale döndürmüştü. Buna karşın ABD hükümeti, 1975 yılı Ocak ayının sonlarında Esad’ın Arap-İsrail uyuşmazlığında ılımlı tutumunu teşvik için yeni bir finansal yardım kararı aldı.